YAZI —

Evin Öcal, doğum, lohusalık, yenidoğan evresi, çocukluk dönemi derken, hep planladığı ve hayalini kurduğu ‘büyük aile’ resminin kafasında gün geçtikçe nasıl küçüldüğünü anlatıyor. 

Romantik komedi filmlerinde özendiğimiz, koca sofraları dolduran geniş aileler ve kendi büyüklerimizde gördüğümüz o üç, hatta dört kardeş olan anneannelerimiz, dedelerimiz… Sahiden de, pratikte neneme kıyasla benim aldığım yardımın çok daha kuvvetli olduğunu kendime itiraf edersem neden bu kadar zor ve uzak gözükmeye başlamıştı?

Mila’ya hamile kaldığımda, belki de 20 yıllık hayalime kavuşmuş ve o hep çok istediğim ama detaylarını elbette bilmediğim bir yolculuğa çıktığımı asla fark edememiştim. Hamileliğimin üçüncü ayında bir kitapçıda daha önce hiç adım atmadığım o Çocuk/Annelik/Ebeveynlik kitapları bölümüne girip, bir tane hamilelik kitabı, iki çocuk bakım kitabı ve bir de hamilelik güncesi gibi (elbette asla doldurmadığım) bir defter aldım.

Kitapları okudum... Fakat hep atladığım bölümler vardı: Bunlardan biri NEDENSE ve MUTLAKA uykuydu. Her ne sebeple, duyduğum tüm korkunç uykusuzluk hikayelerine rağmen, hayalimde loş bir odada hafiften bir ninni müziği çalarken yatağında mışıl mışıl uyuyan bir bebek ve yatağın başucunda onu izleyen bir anne-baba vardı. Bu hayal, bilinçaltımda gizli bir hatıraydı muhtemelen, -annemin yakın bir arkadaşının ben sekiz-dokuz yaşlarındayken doğum yaptıktan sonra evine gittiğimiz bir akşam, bebeğin odasında huzurlu bir ninni eşliğinde uyuduğunu ve annesinin sessizce beni odaya sokup bebeği gösterdiği bir anım olduğunu çok sonraları hatırlayacaktım. Ve yeni hamile beynim, tüm senaryoları dinlemesine rağmen, bu anıya saplantılı kalıp o huzurlu, dingin müzikte usulca uyuyan bebek hayalini bünyeme kanırtmayı tercih etmişti… Sanırım kendimizi iyiye hazırlayıp, kötüyle karşılaşınca yaşadığımız şu meşhur duvara toslama hikayesini de, Mila geceleri saat başı uyanır bir bebeğe dönüşünce yaşadım.

Sadece uyku değil; anneliğin bilmediğim birçok yanı daha vardı. Yine uyarıldığım, fakat dikkate almadığım… Çünkü ben ‘öyle’ bir anne olmayacaktım zaten. Gezmekten, tatillerden neden mahrum kalacaktım? Çocuğumu da alıp gezecektim ben… Neden kendime ait bir vakit olmayacaktı ki? Bebeğimi annemin veya kayınvalidemin kucağına atıp istediğim her yere gidecektim…

Anneliğin yaşatacağı sonsuz mutluluk ve tatmin duygusunun yanı sıra, zaman zaman en şiddetlisinden hissedeceğim yalnızlık ve acizlik duygularından bihaber, inanılmaz mutlu, bulutların üzerinde bir hamilelikten sonra 2014 Mayıs ayının başında doğum yaptım. En güzel zamandı bebek doğurmak için çünkü hava sıcaktı, istediğim gibi dışarı çıkaracaktım bebeğimi… Peki ya çevremdeki herkesin bitmek bilmeyen yaz tatilleri? Herkes çılgınlarca eğlenirken, benim çılgınlarca ağlayan bir bebeği çaresizce emzirme çabalarım… Bitmek bilmeyen o uzuuuun yaz günleri? Sıcak havada, klima altında saatler süren emzirmelerim…

Bunca şikayetin yanında, hiç mi güzel tarafı yoktu anneliğin? Hiç kuşkusuz, şüphesiz, tartışmasız, başıma gelen en güzel şeydi elbette. Tırnağının ucu için dünyaları yakabileceğim, sevgisinden boğulmak üzere olduğum, yüzüne bakıp bakıp ağladığım, suratımda çıkan koskocaman bir sivilceyi fark etmeyen tek canlı olarak o en büyük aşkla yüzüme bakan küçük, masum minik bebek, benim kokuma, sütüme, sevgime öyle muhtaç ve öyle güzeldi ki... Bir başka canlı için bu denli uykusuz kalmak, bu yorgunluk çekilir şey değildi ama onun için hayatın akışı gibi geçip gidiyordu günler…

Ve Mila büyümeye, ağlamaları azalmaya, uykusu ve emme süreleri düzene girmeye başladı. Kendime geldiğimde, yani anılarımın bulanık görüntüler ve kulağımda çınlayan sesler olmadan, gerçek diyalogları hatırlayabildiğim o günler geldiğinde, annem, ben ve Ahmet sohbet ettiğimiz bir anda, ikinci bir çocuk fikrine çok uzaklaştığımı itiraf ettim onlara. Ve bu düşünce, uzun bir süre daha, fakat zamanla etkisini kaybederek devam etti. Ve sonunda da, geçen sene yok oldu. Yok oldu da, nasıl? Sözde elbette. Hala daha zaman zaman tek çocuk, iki çocuk meselelerini kendimce tartıya koyup durdum. Ben tek çocuğum, bence çok mutluyum ama tek çocuk olmanın getirdiği birçok küçük rahatsız edici detay bende de mevcuttur elbet. Bir arkadaşım tek çocukların daha başarılı, mutlu ve tatminkar insanlar olduğunu gösteren bir araştırma makalesini mail atmıştı. Hatta araştırma şunu gösteriyordu: Sanılanın aksine tek çocuklar çok daha paylaşımcıdır çünkü hayatı boyunca elindeki oyuncağın veya annesinin babasının elinden alınacağı korkusuyla karşılaşmamıştır; dolayısıyla bu duyguyu bilmediği için bu tür sahiplenme ve cimrileşme olgusu oluşmaz… Ayrıca araştırmaya göre tek çocukların empati gücü çok daha yüksekti. Süperdi cidden, Mila da benim gibi tek çocuk büyüyecekti, annesinin babasının göz bebeği. İlgim, sevgim bölünmeyecek; artık büyümeye başlayan çocuğumla hayatın tadını çıkaracaktık. Falan. Filan.

Fakat bir an geldi ki… Sinsi sinsi… Henüz bebek özlemi tam doruğa ulaşmamış ama tek çocuk kafası da tam oturmamışken, o an işte ele geçirdi bünyemi. Ailemi düşündüm, üç kişilik ailemi ve o resimde bir kişilik yer boş gibi geldi bana. Evet küçük güzel bir aile ama tamam değil sanki? Tamamlanması lazım? Biri daha olmalıydı tam da şu fotoğrafta, babasının kucağından gülerek Mila’ya bakan? İşte bunları düşündüğüm anlar zamanla arttı. Ben hala kafamda tek çocuk/iki çocuk denkleminin yüz bilinmeyenini çözmeye çalışırken, eve folik asit alındı ve bir kişi daha eklenirse ailemize, nerede yatar muhabbeti başladı. Öyle sinsi, öyle olağan, öyle aniden.

Güzel bir duygu, düşüncesi bile güzel aslında. Fakat zor... Çünkü aynı ilk hamileliğimdeki gibi kurduğum hayallerin çok ötesinde bir yolculuk. Babasının kucağından Mila’ya bakan hayali fotoğraftaki o çocuk, gerçekte Mila’nın saçını mı çekiyor olacak, babasının kucağında gülmek yerine kendini yere atmış ağlıyor mu olacak, bilmiyorum.

Fakat diyeceğim o ki, tek çocuk/iki çocuk/üç çocuk meselesi düşün düşün bitmez. Uzay gibi bence, derin bir boşluk. Ancak ben işin içinden çıkmaya çalışırken bir şey ele geçirdi beni. Hormonlar falan değil; o kadar duygusal değilim henüz. Mantıkla hayal arası bir şey... Birçok kişiye göre delilik bu zamanda ikinci çocuk yapmak; birçoğuna göre de yapmamak. Ama delilik işte, orası kesin.

Hazırız demek çok isterdim ama değiliz... Herkes gibi aslında, birinciye de, ikinciye de değiliz. Kimimiz bocalayarak, kimimiz heryerinden kalpler fışkırarak geçiriyoruz bu süreçleri. Bizde nasıl olacak, inanın hiç bilmiyorum. Yaşayıp göreceğiz.