Ürün sepete eklendi

Annelik Gerçekleri: Yeterince İyi Anne

YAZI —   |   FOTOĞRAF — YELİZ ATICI

'Evin Hanım, annelik performansı göstermenize gerek yok ki. Annesiniz zaten' diyor Pınar Hanım, son aylarımın en vurucu cümlelerini birbiri ardına sıralarken. Öyle rahat söylüyor ki, sanki benimle özdeşleşmeyen bu rahat karakterinden dolayı söyledikleri de benimle asla özdeşleşemez gibi hissediyorum bazen, ama yanılıyorum her seferinde.

Psikoloğum (yeni arkadaşım!) Pınar Hanım'la üçüncü seansımız. Vera yedi aylık o dönemde, benim işe hala tamamen dönememiş olduğum, ev, çocuklar, iş, işin getirdiği sosyallik ve kendime ayırmak istediğim zaman arasında pinpon topu gibi gidip geldiğim, bir türlü sağlıklı bir denge bulamadığımı düşündüğüm ve darmadağın hissettiğim zamanlar...

'Evet tabii ki anneyim ama, iyi anne miyim?' diyorum; yüzüne tam bakmadan soruyorum bu soruyu, çünkü aslında bunu soruyor olmaktan nefret ediyorum o an, hem kendime, hem bir başkasına.

Pınar Hanım duraksıyor. Beni ve çocuklarla olan ilişkimi bu soruya doğru cevabı veremeyecek kadar az bilen biri olarak nasıl bir cevap vereceğini merakla bekliyorum.

'Yeterince iyi anne diye bir kavram duydunuz mu hiç?' diyor. 'Donald Winnicott'un 1950'li yıllarda çıkardığı bir kavramdır. Bir kitabı var bu konuyla ilgili'.

'Harika' diyorum içimden, 'annelik hakkında ahkam kesmiş bir erkek daha!'

- Duymadım.

- Aslında sadece annelikten değil, genel olarak yeterince iyi 'ebeveynlik'ten bahseder. İyi ebeveyn olmak için yeterince iyi ebeveyn olmanın yeterli olduğunu, ebeveynlerin küçük hatalarının çocuklar tarafından tolere edilebildiğini, hatta onları hayata adapte etme kapasitesini artırdığını anlatır. Çok güzel bir kitaptır, okumalısınız.

- Tamam, diyorum tabii ki.

O günkü seansımız böyle bitiyor.

Karşı taraftan eve gelinceye kadar trafikte hayatta daha önce kendime yöneltmediğim bu acımasız sorgulama ve eleştiri halinin nereden kaynaklandığını, neden anne olduktan sonra sürekli kendimi ve davranışlarımı sorgular halde olduğumu anlamaya çalışıyorum. Benim kadar bildiğini okuyan, doğrusundan şaşmayan ve kendine (bazen gerektiğinden fazla) güvenen biri neden konu annelik olunca bu hale geliyor, bir türlü çözemiyorum. Neden birçok konuda elimden geleni yaptığımı düşünüp arkama yaslanmak bu kadar kolayken, hayatımda en fazla emek harcadığım, daha iyi olmak için her an çabaladığım bu yegane konuda kendimi sürekli eksik hissediyorum? Hep daha fazlasını, daha iyisini yapabilirim diye düşünmek beni daha iyi bir anne yapmak için gerekli olan bir motivasyon mu, yoksa aslında benden çok şey mi götürüyor, bilmiyorum. Bir iç hesaplaşma hali var ki bende, bitmiyor. 'Şu anda kızımla oynuyor olabilirdim, bugün eve daha erken gidebilirdim, bu konuda daha sabırlı olabilirdim' düşünceleri kafamdan çıkmıyor.

Vera'nın aramıza katılmasıyla bu düşüncelerin tavan yaptığı şu son yılda yaşadığım tüm tarifsiz güzellikteki duyguların yanında hissettiğim en yoğun duygulardan biri de yetersizlik maalesef. Geriye dönüp baktığımda geçmiş ayların müthiş anılarla dolu olduğunu, ama aynı zamanda sonsuz bir tatminsizlik hissiyle geçtiğini farkediyorum. Ve bu yılları bu hislerle geçiriyor olmak müthiş bir haksızlık gibi geliyor; hem çocuklara, hem bana, hem etrafımdaki herkese. Tüm günüm çocukların peşinde, onları mutlu etmek için geçiyor sanki ama günün sonunda ikisine de tam olarak yetememiş oluyorum. Vera'ya ihtiyacı olan sakin, dingin, başbaşa zamanı sağlayamamışım, Mila'yla kaliteli bir oyun veya aktivite zamanı yaratamamışım, yine akşam olmuş, çocukların yatma saati gelmiş, kaotik bir uyku saati savaşının arkasından koltuğa uzanmışım, sanki saatlerdir görmemişim gibi çocuklarımı özlüyorum. Doyamadığım için gerçekten özlüyorum onları. Fiziken yanlarında olup, aslında orada olamadığım için özlüyorum. Kafam Mila'nın çizdiği resimdeyken, gözüm Vera'nın parmağını soktuğu prizde olduğu için. Vera'ya kitap okurken aklım Mila'nın anlattıklarında olduğu için. Bitirmem gereken yazının son cümlelerini kafamda toparlamaya çalışırken Vera'ya yemek yediriyor olduğum için. Ve tüm bunlar günün sonunda beni bu sorgulamayla başbaşa bırakıyor: 'Bugün iyi bir anne miydim?'

İyi anne olmak ne demek sahiden? Evde olmak? Çalışmak? Para kazanmak? Her gün çocuklarına kendi ellerinle yemek hazırlamak? Her gün oyun oynamak? İyi ve mutlu bir evlilik örneği oluşturmak? Onları kimyasallardan uzak tutmak? Uzun süre emzirmek? En iyi mamayı seçmek? Sordukları sorulara tatminkar cevaplar vermek? Geçirdikleri krizleri profosyonelce yönetmek? Her ağlamayı sakinleştirebilmek? Onları çok güldürebilmek?

Sosyal medyada kimleri, hangi uzmanları takip edersek iyi anne oluruz? Hangi kitabı okursak? Hangi belgeseli izlersek? Var mı bunun bir formulü? Bu dersten iyi bir not almak için nasıl çalışmalıyız?

Çok sevdiğim bir kitabın yazarı, aynı zamanda kadın hakları aktivisti şöyle söylüyor: 'Bugüne kadar sahip olduğunuz rolleri alt alta bir kağıda yazın; arkadaş, kardeş, çalışan, çocuk, torun, müdür, ne olduysanız... Sonra kendinize her bir rol için şu iki soruyu sorun:

- 'İyi bir ... ne yapar?'

- 'Nereden biliyorum?'

'İyi bir arkadaşın, iyi bir çalışanın, iyi bir annenin ne yapması gerektiğini nereden biliyorum?'

Aslında bu sorulara cevap vermeye başladığımızda farkettiğimiz ilk şey kendimizle ilgili beklentilerimizin çoğunun tamamen bizden bağımsız dış kaynaklı bir yerlerden geldiği oluyor. İşte bunu farkedebildiğimiz zaman sahip olduğunuz rollerle bağdaştırdığımız görev tanımlarını değiştirmek için uğraş vermeye başlıyoruz. Kendi sesimizi dış seslerden ayırabilmek belki de yapacağımız en zor şeylerden biri. Kişiliğimizi ve kendi beklentilerimizi bugüne kadar beynimize kazınmış tanımlardan filtreleyerek ele almak hiç kolay değil. Özellikle iyi anneliğin bugüne kadar bize yerleştirilmiş olan ve her an maruz kalmaya devam ettiğimiz tanımlarını bir kenara bırakarak kendimiz ve kendi ailemiz özelinde tekrardan bir tanımını oluşturabilmek bence en zoru! Ama ben kendi adıma çok yol katettiğimi söyleyebilirim.

Pınar Hanım'a gidiyor olmak tüm bu sorularıma mucizevi cevaplar bulmamı sağlamıyor tabi ki. Bana iyi anne olma yolunda bir rol haritası da çizmiyor. Ama tam da yukarıda yazdıklarımı, dış seslerden bağımsız olarak kendi tanımlarımı yaratma konusunda yolumu aydınlatıyor. Beni kendimle başbaşa bırakıyor. Beni mutlu eden, mutsuz eden gerçeklerle daha kolay yüzleşmemi, yeri geldiğinde onlara daha sıkı sarılmayı veya daha kolay sıyrılmayı öğretiyor. Ve sanırım tüm bu süreci bir uzman tarafından onaylanarak geçirmek beni müthiş rahatlatıyor.

Bir de insanları dinlemek. Başka başka hikayeleri okumak, bilmek, konuşmak...

Birçok şey görüyorum başka pencerelerden bakmayı öğrendikçe. Kitaplarda anlatılan kalıpları, alnımıza yapıştırmamız beklenen ebeveynlik ekollerini, uzmanların siyah ve beyazı ayırır gibi ayırdığı doğru ve yanlışları; bu birbirine hiç benzemeyen hikayelere uyarlamanın mümkün bile olmadığını görüyorum. Gördükçe rahatlıyorum. Çünkü hikayelerin hepsinde bambaşka karakterler, bambaşka mekanlarda bambaşka yollar seçiyor, ama birbirine benzemiyor diye mutsuz bitmiyor sonları. 

Bunu gördükçe anlıyorum ki, insan en çok kendi olunca mutlu oluyor. Tıpkı hayatımızın her bölümünde olduğu gibi, anneliğe de kendi kişiliğimizi katıyoruz, iyisi, kötüsü, ve orta kararı ile. Kitaba veya başkasına göre 'doğru' olduğu için bir kalıba girmeye çalıştığımızda eğreti duruyor üzerimizde. Kendimiz de mutlu olmuyoruz, çocuğumuz da. İki çocuğu olan yakın bir arkadaşım bu konuda konuşurken bir gün bana şöyle söylemişti: 'Annelikte sürekli bir rol yapma durumu olamaz'. Bu basit cümle aklımdan çıkmıyor hiç. Bir insan olmadığı ve olamayacağı şeyler olmak için ne kadar çaba sarfederse, olduğu şeylerin kıymetini de bir o kadar kaybediyor bu uğurda bence.

Ben Mila'yı her sabah okula bırakan ve her gün okuldan alan bir anne olamadım mesela hiçbir zaman. Arada bir okuldan almaya vakit bulduğumda da arabamı yolun ortasında bırakıp okul kapısına kadar depar atmak zorunda kalıyorum. Bazen koşturarak çıkıp çantasını okulda unuttuğumuzu farkedip yarı yoldan okula geri dönüyoruz. Her akşam çocuklarını koynunda uyutan ve bundan müthiş haz duyan bir anne de değilim; hatta neden konu annelik olunca bu detay sıkça gündeme geliyor anlayabilmem mümkün bile değil. Tam tersi, onlar kendi yataklarında uyuduktan sonra çocuksuz geçirdiğim o birkaç saat günün en rahatlatıcı saatleri benim için. Onları en az iki sene emziren bir anne de olamadım, ne yazık ki. Her ihtiyaç duyduklarında yanlarında olamamış olabilirim. Tam zamanlı çalışmaya geri döndüğümde Mila 6 aylıktı, Vera ise 8. 

Ama benim annem de bunların hiçbiri değil.

Ama benimdi.

Ve burada yazmayan ve anlatamayacağım daha birçok güzel şey.

Ben annelikte suçluluk duygusunu asla yok edemeyeceğimi bilerek onu en aza indirmek için iyi taraflarıma odaklanmayı öğreniyorum bu süreçte. Mesela güzel oyun oynayabilirmişim ben meğer. Güzel taklit yapabilirmişim. Bir kitabı her sefer aynı heyecanla ve ses tonuyla taklit ederek okuyabilirmişim. Çocuklarla iletişim kurma konusunda sandığımdan daha başarılıymışım.  Çocuklara göre komikmişim mesela. Ve oldukça eğlenceliymişim de! Kızlarıma hayatın hep güzel taraflarını göstermek için çabalayan ama bir yandan da davranışlarının sonuçlarını öğretmeye çalışan bir anneyim. Onları benden daha fazla güldürebilen ve varlığıyla daha mutlu eden hiç kimse yok, bunu apaçık görüyorum. Tüm günümü onlarla geçirecek saatlerim olmayabiliyor ama sabahları beraber geçirdiğimiz saatlerde müzik açıp dans ediyoruz, camdan dışarı bakarak sokağı, parkı, ağaçları, evleri izleyerek sohbet ediyoruz. Kendi içimizde şakalarımız, esprilerimiz, şarkılarımız, uydurduğumuz hikayelerimiz, kahramanlarımız var. Kızlarımın gözlerinin içine bakarak onlardan özür dileyebilen ve yaptıkları her güzel şey için de teşekkür eden bir anneyim. Günde sayısız kez gözlerinin içine bakarak 'seni çok seviyorum güzel kızım, iyi ki varsın' diyip sımsıkı sarılıyorum onlara. Hissettikleri her duygunun tarafımdan kabul göreceğini bilmeleri için, kendilerini güvende ve huzurlu hissetmeleri için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. En önemlisi de, Mila'nın ve Vera'nın annesiyim. Ve onlar beni sadece ben olduğum için deli gibi seviyorlar. Tüm eksiklerim ve sözde toplumun bana ilk günden beri hissettirme çalıştığı 'yetersizliklerim'le. 

Bunları unuttuğumda, Nina Riggs'in beni her sefer gözyaşlarına boğan kitabındaki sözlerini hatırlamaya çalışıyorum. Göğüs kanseriyle mücadele ettiği, ve mücadeleyi kaybedeceğinden neredeyse emin olduğu bu dönemde annelik ve hayat üzerine yazdığı, 'THE BRIGHT HOUR: A Memoir of Living and Dying' kitabı bana anneliğin mükemmele gitgide yaklaşılabilen bir olgu olmadığını ve olamayacağını en acı şekilde hatırlatıyor:

'Hala kendimi tanımaya çalışıyorum. Çocuklarımın beni nasıl bir anne olarak hatırlamalarını isterim, anlamaya çalışıyorum. Çok zor, çünkü ben daha kendim olmayı tamamlayamadım ki. Hala yarı yoldayım. Hala yumuşatmak istediğim köşelerim, sertleşmesini istediğim taraflarım var.'

Bu cümleleri Nina Riggs'in ölümünden birkaç gün sonra satışa giren kitabından okuyor olmak hayat ve annelik hakkında en çarpıcı ve gerçek derslerden biri benim için. Hala yarı yolda olduğunu, kendini henüz tam olarak tanıyamadığını söylerken nasıl bir anne olarak hatırlanmak istediğine karar vermek zorunda olmak... 

Biz de tamamlanmadık. Mükemmel değiliz. Olamayacağız. Kendimizi tanımaya çalışırken sahip olduğumuz rolleri de tanımaya çalışıyoruz aslında. Bu gerçeği sadece annelik değil, tüm ilişkilerimiz için daha sık hatırlamamız gerekiyor belki de. Kendimizi sürekli acımasızca eleştirip sorgulamak yerine, iyi taraflarımıza odaklanıp kendimize koca bir aferin deme zamanı. Çok sevilen, ebeveynleri tarafından her duygusunun kabul göreceğini bilen, güvenli ve huzurlu ortamlarda büyüyen çocukların günün sonunda mutlu olacağına, ve elimizden gelenin en iyisini yaparak da, yeterince iyi olacağımıza inanmamız gerekiyor belki de. Çünkü çoğumuz elimizden geleni yapıyoruz, ve bazen bu kitaplardaki tüm doğru ve yanlışlara rağmen, yetiyor.